Savaş başladığında İstanbul’da yağmur yağıyordu; sonradan o sabahı anlatanların çoğunun hatırlamayacağı, felaketin yanında önemsizleşmiş gibi görünen, ince ve kararlı bir ekim yağmuru. İnsan hafızası büyük olayları geriye doğru yeniden kurarken bazı ayrıntıları seçip diğerlerini sessizce bırakıyordu. Sirenler kalacaktı mesela, köprülerin üzerinde ağır ağır ilerleyen askerî araçlar, marketlerin önünde birkaç saat içinde uzayan kuyruklar, bankacılık uygulamalarının kısa süreliğine cevap vermemesi, telefon hatlarının çökmesi, televizyon sunucularının kendilerine ulaşan bilgileri karşılaştırırken cümlelerinin ortasında durup kulaklıklarından yeni bir şey dinlemeleri. Bütün bunlar yıllar sonra anlatılacak, belgesellere girecek, tanıklıklarda tekrarlanacaktı. Fakat Alya Demir yağmuru hatırlayacaktı; çünkü dışarıdaki dünya henüz adını koyamadığı bir felakete doğru hızlanırken, arşivin yüksek pencerelerinden aşağı süzülen su İstanbul’u birkaç dakikalığına hâlâ bildiği şehir gibi gösteriyordu. Sabahın o saatinde arşiv binasının içi, dışarıdaki şehrin telaşına rağmen ağır ve neredeyse törensel bir sessizliğe sahipti. Kalın taş duvarlardan geçen trafik uğultusu yumuşuyor, caddeden yükselen korna ve motor sesleri okuma salonuna ulaştığında kaynağını yitiriyordu. Masaların üzerindeki sarı ışıklar, klasörlerin sırtlarını ve eski kâğıtların aşınmış kenarlarını belli belirsiz parlatıyordu.
❦Okuma örneğinin sonu