Kadir, patlamayı uykuyla uyanıklık arasındaki o güvenilmez yerde duydu. Önce gök gürültüsü sandı. Nisanın ilk günlerinde Lefkoşa'nın üstüne ansızın çöken yağmurlara alışkındılar; uzaklarda bir yerden yuvarlanarak gelen ses, bazen damların üzerinden geçer, bazen ovaya doğru çekilip giderdi. Fakat bu ses gitmedi. Evin taş duvarlarında bir an kaldı, kiremitleri belli belirsiz titretti, sonra gecenin içine çöktü. Kadir gözlerini açtığında Zehra da uyanmıştı. Kadının yüzünü görmüyordu; pencere kepenklerinin arasından henüz ışık sızmıyordu. Yine de onun uyanık olduğunu nefesinden anlayabiliyordu. Yirmi yıldır aynı yatakta uyuyan iki insanın birbirlerini görmek için ışığa ihtiyaçları kalmıyordu. Zehra korktuğunda nefesini tutmazdı. Tam tersine, sanki evdeki bütün havanın hesabını kendisi vermek zorundaymış gibi ağır ağır solurdu. Bir patlama daha oldu. Bu kez daha uzakta. Zehra doğruldu. “Kadir…” Adam yatağın kenarına oturup ayaklarını serin taş zemine indirdi. Bir süre cevap vermedi. Çocukların odasından ses gelip gelmediğini dinledi. Veysel'in uykusu hafifti; Arif'in ise top atılsa kalkmayacağını söylerlerdi. Hülya bazen en küçük gürültüde ağlayarak uyanır, bazen de evin içinde sandalye devrilse kıpırdamazdı. Dışarıdan köpek sesleri geldi. Ardından bir motor. Sonra yine sessizlik. “Bir şey yok,” dedi Kadir. Zehra karanlığın içinde başını ona çevirdi. Kadir, kadının bu cümleye inanmadığını biliyordu. Kendisi de inanmıyordu.
❦Okuma örneğinin sonu