İstanbul, gece yarısından sonra yağmura teslim olmuştu. Cağaloğlu yokuşlarından aşağı akan su, kaldırım taşlarının arasındaki kiri söküp Sirkeci’ye taşıyor; kapanmış matbaaların teneke kepenklerine vurdukça dar sokaklarda boğuk bir uğultu bırakıyordu. Sarı sokak lambaları yağmurun içinde titriyor, eski hanların cepheleri bir görünüp bir kayboluyordu. Kürşat Aydın üçüncü kattaki bürosunda yalnızdı. Bilgisayar ekranında üç gündür bitiremediği yazı duruyordu: Tarihin Hafızası mı, İnsanlığın Hafızası mı? Başlığı koyarken sevmişti. Şimdi fazla gösterişli buluyordu. Son paragrafı bir kez daha okudu, iki cümleyi sildi, sonra aynı düşünceyi başka kelimelerle yeniden yazdı. Geçmiş bir kez yaşanırdı. İnsanlar onu her anlatışlarında yeniden kurardı. Gazetecilik yaptığı yıllarda bunu defalarca görmüştü. Aynı patlamayı üç tanık anlatır, ortaya üç ayrı sokak çıkardı. Aynı fotoğraf, bir gazetede direnişin, diğerinde ihanetin kanıtı olurdu. Değişen olay değildi. Altına yazılan cümleydi. Belki bu yüzden haber merkezlerinden uzaklaşıp arşivlere yaklaşmıştı. Gazeteler günün ne olduğunu söylerdi. Arşivlerse insanların o gün hakkında ne söylenmesini istediğini. Masanın sağında üst üste duran üç kitabın en altında, Profesör Kemal Erden’in iki yıl önce verdiği kalın cilt vardı. Die Archive und ihre Schatten. Arşivler ve Gölgeleri. Kürşat kitabın ilk elli sayfasından öteye geçememişti.
❦Okuma örneğinin sonu