Nadire anahtarı hiçbir zaman anahtarlığa takmamıştı. Anahtarlıklar, insanın her gün kullandığı şeyler içindi; kapılar, çekmeceler, dükkân kepenkleri, dolaplar, bisiklet kilitleri için. Onunki ise artık hiçbir kapıya girmiyordu. Belki kapısı bile kalmamıştı. Bu yüzden onu başka anahtarlarla yan yana koymak Nadire’ye saygısızlık gibi gelirdi. Anahtar, yıllardır küçük bir bez kesenin içinde, elbiselerinin en altında değil, en üstünde dururdu. Bir yere gidilecekse önce o alınırdı. Ev değişecekse önce o paketlenirdi. Hastaneye yatacaksa çantasına ilk o konurdu. Çocuklarından biri “Anne, bunu artık niye taşıyorsun?” diye sorduğunda Nadire cevap vermek yerine başparmağıyla demirin başındaki pası ovalardı. Çünkü bazı soruların cevabı insanın ağzında değil, ömründe birikirdi. Meltem, büyükannesinin bu huyunu çocukluğundan beri biraz tuhaf buluyordu. Anahtar büyüktü. Eskiydi. Dişlerinden biri eğilmiş, sapının ortasındaki yuvarlak boşluk kararmıştı. Meltem küçükken onun bir hazine sandığına ait olduğunu düşünürdü. Sonra büyüyüp gerçek hazine sandıklarının yalnız masallarda bulunduğunu anlayınca, büyükannesinin neden bu paslı demir parçasını sakladığını daha da az anlamaya başlamıştı. O sabah Nadire avlunun gölgeli tarafında oturmuş, anahtarı avucunun içinde çevire çevire temizliyordu. Gazze’nin sabahları, öğle sıcağı henüz her şeyi ele geçirmeden önce, kısa süreliğine insanlara başka bir hayatın mümkün olduğu hissini verirdi.
❦Okuma örneğinin sonu