Didem, babasının ölümüne en çok cenazenin bu kadar düzenli oluşuna kızdı. Ölümün kendisinde düzensiz bir şey olmalıydı. Bir insanın sabah evden çıkıp akşama doğru artık hiçbir cümlenin öznesi olamayacağını öğrenmek, eşyaların yerini bozmalı, kapıları açık bırakmalı, birilerinin yanlış ayakkabıyla sokağa çıkmasına sebep olmalıydı. Oysa Meram’daki evde çaylar zamanında demlenmiş, salondaki sehpalar duvar kenarına çekilmiş, mutfaktan tabak sesleri gelmiş, kim kime haber verecekse verilmişti. Tekin, daha Didem Ankara’dan yola çıkmadan mezarlık işlerini halletmişti. Suna kadınların oturacağı odaları ayırmış, Erden apartman kapısının önüne bırakılan çelenklerin kimden geldiğini bir kâğıda yazmıştı. Anneleri ise koltuğunda, dizlerinin üzerine serilmiş koyu renk şalın altında küçülmüş ama dağılmamıştı. Oğuz Karaca’nın yokluğu bile onun evdeyken sevdiği biçimde yönetiliyordu. Bunu düşündüğü için utandı. Pencerenin önünde duran iki kadından biri ona baktı. Didem kadını tanımıyordu ama kadın onu tanımış gibi başını eğdi. “Başınız sağ olsun.” “Sağ olun.” Bu cümleyi bir önceki akşamdan beri kaç kez söylediğini bilmiyordu. Söylerken sesi ne fazla yumuşuyor ne de kabalaşıyordu. İş hayatında toplantılarda kullandığı, karşı tarafa dinlediğini belli eden ama hakkında hiçbir şey vermeyen aynı ses. Babası olsa fark ederdi. İnsan babasının cenazesinde bile mesai sesiyle konuşur mu?
❦Okuma örneğinin sonu