İstanbul’un yağmuru başka şehirlerin yağmuruna benzemezdi. Cağaloğlu’nda yalnız gökten inmez; eski binaların taşlarına siner, oluklardan ağır ağır süzülür, kitapçıların önünde biriken sularda tabelaları tersine çevirirdi. Sabahın erken saatlerinde matbaalardan kâğıt kokusu, çay ocaklarından nemli kömür kokusu gelirdi. Aynı merdivenleri yıllardır çıkan mücellitler, koltuğunun altında dosya taşıyan genç editörler, gece baskısından dönen yayıncılar birbirini adıyla tanımasa bile yüzünden tanırdı. Tabelalar değişirdi. Sokağın hafızası daha yavaş. Rıza otuz yıldır aynı köşede çay satıyordu. Kimin şekersiz içtiğini, kimin çayı soğuyana kadar konuştuğunu, hangi yayınevinin ayın son haftasında ödeme beklediğini saatlerden daha iyi bilirdi. Doğuş Aksoy’un düzeni ise hepsinden kesindi: sekize birkaç dakika kala sokağın başında görünür, deri çantasını sağ elinde taşır, cebinde doğru anahtarı bulana kadar kendi kendine söylenir, Sedir Yayınevi’nin kapısını açmadan önce mutlaka Rıza’ya başıyla selam verirdi. Rıza bunu önce yaşla gelen kuruntu saymıştı. Fakat Doğuş’un değişimi daha eskiydi. 17–25 Aralık’tan sonra bazı eski tanıdıklarının bir gecede saf değiştirmiş gibi konuşmaya başlaması onu huzursuz etmiş, 2014’ten itibaren yayınevine gelen ziyaretçileri daha dikkatli izler olmuştu.
❦Okuma örneğinin sonu